23 Mart 2017 Perşembe

Anarşi, terör ve tedhiş destekçisi, ihanetin yardım ve yatakçısı "Kuzey ırak yönetimi" nam aşiret unsurları Türkmenlere karşı yoğun tahrik "ALÇAKLIK, KALLEŞLİK, Şiddetli Tahrik ve Küstahlık" yarışına girdiler

SON DAKİKA: "ALÇAKLIK VE KÜSTAHLIK!.." KERKÜK VALİSİ KÜRDİSTAN PAÇAVRASINI KALEYE TEKRAR ASTI; DIŞİŞLERİ ÇARŞAFA DOLAŞTI
HABER: Ali Serdar Bolat, 23 Mart 2017-Ankara
Evet oylarını bir-iki puan artırmak için hiçbir yasal, akli ve mantıki dayanağı olmamasına rağmen İstanbul'a, Ankara'ya hatta ve hatta Atatürk'ün Çankayası'na Kürdistan bayrağı asan, aşiret televizyonunun Doğu ve Güney Doğu Anadolu illerimizi "kürdistan vilâyetleri" olarak göstermesine tepki koyup, men etme cesaretini gösteremeyen AKP hükümetinden yüz bulan bebek katili bölücübaşı Barzani bin yıllık Türk yurdu Kerkük'e Kürdistan bayrağı asıp resmi yazışmalarda Kürtçenin de kullanılmasını dayatınca bizimkiler fena halde çarşafa dolaştı… Bir - iki puan bölücü oyu kazanayım derken dört - beş puan milliyetçi oyu kaybetme tehlikesi ile yüz yüze gelen AKP cenahı, Kerkük'e Kürdistan bayrağı asılmasına tepki vermek zorunda kaldı. İşte çarşafa dolaşma olayı burada vuku buldu. Basiretsizlik, ileri görüş ve beka yoksunluğu başımıza büyük bir belâ açtı. Ama sorarlar: "Kendi elinle Çankaya'ya astığın bayrağı eloğlu Kerkük'e asınca ne yüzle karşı çıkacaktın?" Buna mukabil: "Ama siz de asıyorsunuz, kötü bir şeyse siz niye astınız?" diye sorsalar, ne cevap verilecekti? Hem Güneydoğu illerimizde "EVET" çalışması başlatan Barzani'yi darıltma tehlikesi de vardı. Gel çık işin içinden. AKP Dışişleri, ne şiş yansın ne kebap kabilinden anlamsız bir açıklama yaptı: "Kerkük Valiliğinin Kürdistan bayrağını Irak bayrağı ile birlikte göndere çekmesini yadırgıyoruz, Kınıyoruz, protesto ediyoruz" diyemedi.
Çünkü aynı bayrağı İstanbul, Ankara hava alanlarında Türk bayrağı ile birlikte göndere çeken ve Çankaya'da Türkiye Başbakanı'nın koltuğunun arkasına asan Binali Yıldırım hükumetini de kınamış olacaktı. Ama, AKP Dışişleri, AKP hükumetinin Kürdistan bayrağı asmasını yadırgamış duruma düşmekten kurtulamadı. Çarşafa dolaşmak böyle bir şey işte…
Kendi hükumetinin yaptığı bir işi yadırgayan bir Bakanlık dünyada ilk kez görüldü. HAYIRlı olsun...
Kerkük Valisi Ömer Kerim, Kerkük'ün anlaşmazlık bölgelerinden biri olduğunu ve Kürdistan bayrağının Kerkük'te kullanılmaya devam edileceğini söyledi. "Türkiye'nin başkentinde çekildi, Kerkük'te çekilmesi doğal" dedi. Irak Anayasasına göre, Kerkük ve Musul Irak merkezi hükumetinin denetimine verilmiştir. Barzani'nin Türk beldelerine el koymasına izin verilemez.
AKP hükumetlerinin şımarttığı Barzani gözümüzün içine baka baka Kerkük ve Musul'a el koyma hazırlıkları yapıyor. Kerkük'ün Sesi Gazetesi Yazıişleri Müdürü Güngör Yavuzarslan, Türkiye'nin Kerkük krizine karşı sessiz kaldığını söyledi ve ekledi: "Ankara daha önce Türkmen gençlerin peşmerge olması için gizli pazarlıklar yürüttü" Yani Türkmen gençler bölücü terör örgütüne asker yapılmak istenmiş. Irak Türkmen Cephesi  Lideri Erşat Salihi: "Barzani eğer Kerkük ve Musul'u kendi bölgesine dahil ederse peşmerge ile ölümüne savaşırız."
KÜRDİSTANCI YURTSEVERLER BİRLİĞİ ÜYESİ TERÖRİST VALİ NECMETTİN KERİM
Amerika ve İsrail uşağı, Anarşi, terör ve tedhiş örgütü "Kürdisten Yurtseverler Birliği" üyesi Vali Necmettin Kerim’in Nevruz bahanesi ile Kerkük’te resmi daire ve kurumlara ve kaleye kürdistan bayrağı / paçavrası asma kararı Nevruz bitmesine rağmen tekrar ve ısrarla devam ediyor.Önceki gece indirilen paçavra bugün kaleye tekrar çekilmiş vaziyette. Nevruz bahanesi ile işgale yeltenen vali, Nevruz bitmesine rağmen bugünde Kerkük’e bağlı Karatepe köyünde gazetecilere yaptığı açıklamada Kürdistan paçavrasının Kerkük’te binalar üzerine ısrarla asılması gerektiğini söyleyerek Türkiye ve Dış Ülkelere bu konuya karışmamaları konusunda küstahça açıklamalarda bulundu. Vali Kerim Kışkırtıcı ve işgalci tavrına devam ederek çatışmayı Kerkük’e getirerek BM’in dün yayınlamış olduğu bildiriyide yok saymaktadır. 
PKK’LI KERKÜK VALİSİNDEN TÜRKİYE VE DIŞ ÜLKELERE KÜSTAH AÇIKLAMA: "HODRİ MEYDAN DİŞE DİŞ"
Emperyalist Amerika, İsrail ve uzantılarının sadık uşağı; Bebek katillerinden müteşekkil eşkıyanın terör ve tedhiş örgütü PKK’lı Vali Karatepe köyünde gazetecilere  yaptığı açıklamada Kürdistan paçavrasını Kerkük’ün binalar üzerine ısrarla asılması gerektiğini söyledi.
Bebek katili terör ve tedhiş örgütünün Türk ve Kürt düşmanı PKK’lı Kerkük Valisi Necmetin Kerim, kentteki resmi kurum ve kuruluşlarda Irak bayrağının yanı sıra Kürdistan Paçavrası’nın göndere çekilmesiyle ilgili olarak, “Kerkük’teki halkımızın (!) bayrağının buralarda dalgalanması en doğal hakkımızdır” diyerek paçavra asma çalışmalarına devam edeceğiz ifadelerinde bulundu. Anarşi, terör ve tedhiş örgütü PKK’lı Vali "Irak anayasasının Kürdistan paçavrası’nın Musul, Kerkük ve havalisinin anlaşmasızlık bölgelerinde asılmasına her hangi bir engel koymadığını" belirterek; Türkiye dahil olmak üzere diş ülkeler bu konuya karışmaması gerektiğini açıklayarak basın toplantısında bulunan sorumlulara binalarına Kürdistan paçavrası asma uyarısında bulundu.
İŞGALCİLERE KARŞI TUZHURMATU SOKAKLARI TÜRKMENELİ BAYRAĞI İLE DONATILDI
Tuzhurmatu Türkmen Milletvekilimiz Niyazi Mimaroğlu Kerkük’e kürdistan paçavrası asılmasına "HERKES BİLSİNKİ ESKİ DİKTATÖR REJİMİ BİTMİŞTİR!” diyerek tepki göstermiş ayrıca heryere Türkmeneli bayrağı asılmasını istemişti. Mimaroğlı ayrıca”Tüm Türkmenlere vasiyetim,” Türkmen çatısı altına birleşin,Türkmenleri mezhepsel veya bölgesel bölmeye çalışanlara izin vermeyiniz. Herkes Türkmenler yok etmeye çalışıyor.bizde her zorluklara rağmen daha da güçleniyoruz”dedi. Bu seslenişten sonra tüm Türkmen gençleri,Tuzhurmatu sokaklarına inerek, Türkmen Bayrağına bağlılıklarını ve sevgilerini göstererek, Tuzhurmatu sokaklarını Türkmen Bayrağı ile süslendiler.

16 Mart 2017 Perşembe

TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN 3. ve İlk Sivil Cumhurbaşkanı Merhum CELÂL BAYAR'ın Kızı, Nilüfer Gürsoy Bayar, 16 Nisan Referandumu Hakkında Kararını Açıkladı ve 'Neden "HAYIR" Diyorum' Başlıklı "Türk Kamuoyu ve Demokratlar Camiasına" Bir Açıklama Yaptı. İşte O Açıklama.

NİLÜFER GÜRSOY (BAYAR)
NEDEN VE NİÇİN
“HAYIR” 
DİYORUM?..
Yine bir referandumun eşiğine geldik. 
Yine bundan önceki anayasa referandumlarında olduğu gibi 16 Nisan 2017 referandumunda da “hayır” diyeceğim.
Hayır dememin nedenlerini geçmiş dönemlere bakarak açıklamak istiyorum.
1961 Anayasası ve 1982 Anayasası darbe anayasalarıdır.
1961 Anayasası 27 Mayıs’tan sonra kabul edildi. Hemen hemen tamamı Halk Partililerden oluşan ve hiç bir Demokrat Partili üyesi bulunmayan Kurucu Meclis tarafından yazıldı. Sayısı onları bulan zabıtlarından görüleceği gibi uzun müzakereler sonrası hazırlandı. Zabıtlar incelendiğinde her kelimenin üzerinde durulup tartışıldığı görülür. 1961 anayasası bir darbe anayasasıydı. Çok partili rejimi başlatan ve yerleştiren Demokrat Partiye karşıydı.
Aynı zamanda 27 Mayıs darbesini yapanlara seçimsiz ve ömür boyu senatörlük sunan, eski cumhurbaşkanlarının seçilmeden ömür boyu yer bulacağı, cumhuriyetin kurucu anayasalarında bulunmayan Millet Meclisinin yanında / üstünde bir senato getiriyordu. Anayasanın girişinde “meşruiyetini kaybetmiş bir iktidar...” diyerek Demokrat Partiyi mahkum ediyordu. Bu anayasanın kabul edildiği Temmuz 1961’de Yassıada’da kapalı tutulan Demokrat Parti mensupları hakkında her ne kadar verilecek kararlar önceden belirlenmiş olsa da mahkeme hükmünü açıklamamıştı. Kararlar Eylül ayında açıklanacaktı.
Bu giriş ile anayasa sadece Yassıada mahkemesini (Yüksek Adalet Divanını) yönlendirmiş olmuyor, aynı zamanda mahkeme görevini de üstleniyordu. Yargı sisteminin kırılma noktasını anayasaya eklenen girişinde ve Yassıada mahkemesinin tutumunda görebiliriz.
27 Mayıs’ta ocak bucak teşkilatlarının kaldırılması da siyasi hayatımızda kötü neticelere sebep olmuştur.
1961 Anayasası referandumunda “hayır” demek yasaklanmıştı. Sandık başlarında kırmızı pusula bulamayanların kırmızı kumaş parçalarını zarflara koydukları da olmuştu. Zarflar öylesine inceydi ki kırmızı oyların rengi zarfın üstünden belli oluyordu. 1982 Anayasa referandum sürecinde de “hayır” denilmesi için baskı yapılmıştı. Bugün de “hayır” diyeceklere amansız bir baskı propagandası sürüyor. Gerçeklerden uzak ve mantıksız söylemler, baskılar darbe dönemlerini hatırlatıyor.
Her iki darbe dönemini 1960 darbesini ve 1980 darbesini yakından yaşamış bir kimse olarak bugün içinde bulunduğumuz durumun darbe ortamına benzediğini söyleyebilirim.
Gerçi bir 15 Temmuz 2016 gecesi yaşandı. Kısa saatler içinde milletimizin sağ duyusu ve canı pahasına önlendi. Arkasından gelen ortam ise darbeden silkinmenin huzuru ve rahatlığı getirmesi beklenirken yerini gergin endişeli bir havaya bıraktı. Etrafımız ateş çemberi ile sarılı iken ülkemizin öncelikli halletmesi gereken birçok problemleri varken yeni bir anayasa getirmenin gereği var mıydı? Amaç nedir? Anayasa değişikliğini getirenlere başta sorulan bu soruya demagojiye sapmadan “iki başlılık” vs. gibi inandırıcı olmayan, kaçamaklı değil, net ve inandırıcı bir açıklama getirmelerini istemek vatandaşlık hakkımızdır. Getirilen bu değişiklik ne getiriyor? Ve asıl, ne götürüyor? Oy vereceklerin önceden bunu bütün açıklığı ile bilmeleri ve tartmaları lazım. “Çift başlılık” bahanesiyle yola çıkıp bütün yetkileri tek elde toplayan, tek adamlığa soyundular. “Tek Adam” bir kitabın adıdır. Asırların ender yetiştirdiği Atatürk bile tek adamlığı aklından geçirmemişti. Tek adamlık tekliflerini elinin tersi ile reddetmişti. Hangi demokrasilerde tek adamlık yer bulabilir? 
Tarihte oyla diktatörlüğe geçen bir tek Hitler örneği vardır.
Anayasa değişikliği adı altında içinde ne olduğu belirsiz bir paket gibi önümüze konan bu paketin içindeki sistemin! yer yüzünde bir örneği var mı? Yok. “Yerlilik”miş. “Yerlilik” ve “Millilik”miş. “Hayır” diyenler bundan ne anlarmış! “Millilik” diyenlerin millilikten ne anladıkları açık değil. Ama biz Atatürk milliyetçiliğinin millet olmanın, yurttaşlık duygusunun ne olduğunu, Cumhuriyetin bize kazandırdığı erdemler olduğunu bilenlerdeniz.
Ümmet olmaktan çıkıp vatandaş olmanın gururunu taşıyoruz.
1961 ve 1982 anayasaları darbe anayasaları olmalarına rağmen Cumhuriyetin temel görüşlerine saygılıydı. Bu getirmek istenen değişiklik birkaç maddeden ibaret görülse de Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin temel değerlerini sarsmaktadır. Kapalı kapılar ardında birkaç kişinin hazırladığı bu proje önce meclis komisyonunda, arkasından  genel mecliste yangından mal kaçırır gibi, kavga dövüş kabul ettirildi. Ardından hafızalarda utanç verici sahneler bıraktı. Son anayasa değişikliliğin aceleye getirilmesi, tartışmaya imkan vermemesi çok hatalıydı. 1960 darbesinin bir kurumu olan 1960’in Kurucu Meclisini onaylamasak da çalışma metodunu onaylamak durumundayız.
Anayasa maddelerini hazırlayanların ve televizyonda savunuculuğunu yapanların sözlerinden anladığımız, bu maddelerle yetinmeyip daha da radikalleşme yollarına gideceklerini sezmek mümkün.
Atatürk’ün en büyük eserimdir dediği TBMM’nin kapısına darbeciler ’60 ve ’80 darbecileri kilit takmıştı. 15 Temmuz hareketinde de meclis bombalandı. Bu anayasa paketi parlamenter sisteme karşıdır, TBMM’nin manevi yapısına konmuş bir dinamittir. Anayasa değişikliği gündeme geldiğinden beri resmî beyanlarda, yazılı ve sözlü basında konu ile ilgili bütün konuşmalarda duyduğumuz en çok geçen kelime “sistem” oldu. “Getirilen sistem” vs. Aslında sistem yerine “rejim” sözü daha uygun olur. Benzer olmalarına rağmen kökü idare etmekten (Latince regere) gelen rejim kelimesi yerine oturmaktadır. Sistem, parçaların bir araya gelerek bütünleşmesini ifade eder. “Anayasa sistemi” evet doğrudur. Kanunlarla birlikte bir bütünü ifade eder. “Getirilen sistem ” demek ise yanlıştır. Yanlıştır, getirilen (her ne ise), “nevi şahsına münhasır” kendine özgü bir ucubedir. O bahis ayrı.
Yanlıştır çünkü getirmek istediklerine sistem bile diyemeyiz. Var olanları bir araya getirmek değil, aksine yapılan, olanları dağıtmaya yöneliktir. Yapmak istedikleri değişiklik aslında idare etme tarzı ile, rejimle ilgilidir. Doğrudan rejimin kendisi özü ile ilgilidir. Hedef rejimin kendisidir. Bu değişiklikle, yapmak istedikleriyle, artık demokrasinin varlığından Cumhuriyetimizin baki kaldığından söz edebilir miyiz? Cumhuriyet ve demokrasi içi boşaltılmış birer yafta haline gelecektir.
“Parlamento güçlenecek”miş... Millet iradesini temsil eden milletvekillerinin elinden atama yetkisini alıyorsunuz. Yargı bağımsızlığını siyasallaştırmıştınız. Gensoruyu kaldırarak denetleme yetkisini de kaldırıyorsunuz. Denetleme toptan kalkmış oluyor. Bütün bu yetkileri tek bir adama teslim ederek onu olağan üstü yetkilerle donatıyorsunuz. TBMM’ nin temel fonksiyonlarını kaldırarak mı güçlendireceksiniz?
“Yeni sistem terörün sonunu getirecek”miş... 15 seneyi bulan iktidarınız döneminde değil terörü sonlandırmak, icraatınızla daha da körüklediniz. Rejim değişikliği ile mi olacak? Tek adamın elinde sihirli bir değnek mi var? “Yeni sistem ”! , “Yeni Türkiye” diyorsunuz. Bu sözler bana 27 Mayıs döneminin başında  “ İkinci Cumhuriyet”  deyip sonra da devletin sürekliliğine ters düştüğünü fark edince bu sloganı ağızlarına almaktan vaz geçtiklerini hatırlatıyor. Bu gibi ciddiyetten uzak sözlerin icraatın başında olan kişilere ait olduğuna inanmakta zorluk çekiyoruz.
Mana itibariyle söyledikleri gerçeklerden uzak, tutarsız ve kandırıcı… İfade tarzları ve kullandıkları kelimeler ise çoğu zaman yanlış.
Kuşkulu ve endişeli miyiz? Evet, öyleyiz. Aynı zamanda nereden nereye gelindi diye hüzünlüyüz. Ama asla ümitsiz değiliz. Referandumdan yüksek sesle “hayır” çıkmasını ümit ediyoruz. “Hayır” diyeceğiz ve hayırlı olmasını dileyeceğiz. Milletimizin sağduyusuna ve vefasına güveniyoruz.
(*) Nilüfer GÜRSOY BAYAR, Türk siyasetçi. XIII. dönem Bursa, XV. ve XVI. dönem İstanbul milletvekilliği yapmıştır. Eski cumhurbaşkanlarından Celâl Bayar'ın kızıdır.

11 Mart 2017 Cumartesi

Türk düşmanlığını yaymaya ve iki kardeş milletin arasını açmaya çalışan Azerbaycanlı akademisyen Prof. Dr. Çingiz Qacar'a; "Prof. Dr. Aygün Aytar Attar" Yavru Vatan KKTC'den cevap verdi...

Prof. Dr. Aygün Aytar Attar, kendi ülkesinde Türk & Türkiye düşmanlığını yaymaya "kin ve nefret söylemi, yalan ve iftira ile" iki devletin arasını açmaya yeltenen; Dost ve kardeş Azerbaycanlı (sözde) akademisyen 'Prof. Dr. Çingiz Qacar’a cevap verdi...
"BU HAKSIZ, YERSİZ VE GEREKSİZ HASMANE TUTUM, KİN VE TÜRK DÜŞMANLIĞINIZIN SEBEBİ NEDİR? 
Kardeş Azerbaycan'da Türk düşmanlığı yapan ve sözüm ona "tarihi hakikatleri" söyleyen cesur "alim" ciklere önemli bir sorum var.
Sovyetler anamızı ağlatarak varımızı yoğumuzu elimizden aldıklarında, Bakü' nün göbeğinde ana dilinde dükkândan ekmek almak isteyen vatandaşlara kendi memleketinde Rus'ça bilmediği için çuşka söylendiğinde siz aydın olarak ne yapıyordunuz?
Milli servetimiz, milli medeniyetimiz talan edildiğinde, 114 bin metrekare olan topraklarımız Sovyetler tarafından keyfi bir şekilde elimizden alınarak Ermeni'ye verilmesi sonucunda 88.6 bine düşürüldüğünde neden sesinizi çıkarmadınız, beyenat vererek itiraz etmediniz, bugün Türkiye'ye karşı sergilemekte olduğunuz "cesaretli" çıkışlarınız neden o zaman olmadı? O zaman mutasyona uğramış olan "milli gayret" damarınız şimdi neden kabardı?
Bahaneniz Sovyet rejimi, dönemin şartları olamaz, çünkü o rejimde o dönemde sizin yaşıdınız olan Ermeni alimleri cesurca milli menfaatları için yazıp çizirlerdi, yüz karası olan insanlık dışı uygulamalarını dahi kahramanlık olarak taktim ediyorlardı.O gün konuşamayan, susan , milletin Şeref'ini kişisel menfaatına kurban eden , lal olanların bugün dilli dibeğe dönüşerek Türk düşmanlığı yaptığını görünce yazıklar olsun diyorum.
1918 de Bakü sokaklarında kurban bayramı  akabinde Ermeniler tarafından kesilen insanlarımızın o kurbanlara  karışmış kanlarının intikamını almak için ta Anadolu'dan kalkıp gelen ordu dil uzattığınız Türkün ordusu idi..
Azerbaycanlı akademisyen Prof. Dr. Çingiz Qacar
Anamızın bacımızın namusunu ermeninin, Rus'un elinden kurtarmak için gelen asker kahraman Türk askeri idi.
1987 sonrasında Karabağ' da Ermeni'ye karşı kişisel gayretleri ile silahlanarak dövüşen oğullarımızın yardımına ailesini, çoluk çocuğunu bırakarak şehid olmak için gelen (Atilla Kaya,  Mehmet Çetinkurt ve sair onlarca)  gönüllü Türk genci idi.
Bilmeye bilirsiniz, çünkü bügün Türklüğe ve Türkiye'ye dil uzatan sizler o gün cephede yoktunuz..
Yaranmağa  çalıştığınız,  tarihi çarpıtarak yağ çektiğiniz,gözüne girmek için yarıştığınız kendinize daha yakın gördüğünüz milletin ordusu ise 1920 de dedelerimize yaptığı gibi  1990 da üzerimizden tanklarla geçen ordu idi..
Bilimle uğraşmak ciddi iştir , çok çalışan her kes  akademik ünvana sahip olur, ama bilge ola bilmek karakter işidir, odur ki her  alime bilgin denilmez.
Bilge sözü nasihate dönüşür, değim olarak nesilden nesile aktarılır, güce tapan,siyasi çıkarlara ve siparişe yönelik konuşan , yazan çizen"alimler" in söylemleri ise  dedi kodu malzemesi olur,  sakız gibi bir müddet çeynendikten sonra atılır..
Dolayısıyla son günlerde cemiyeti bolca sakızla temin eden "alimlerin"çabası nafiledir , bilesiniz. Alim olup  böbürlenmektense adam olmaya gayret etmek  evladır..
Azerbaycan bağrında Kafkas İslam Ordusunun bizler için can veren iğit Mehmetçiğini barındıran Türk yurdudur.
Azerbaycan ile Türkiye bir millet iki devlettir..
Yüz yılların mihenk taşından süzülerek hakiki ifadesini tapan ve hepimizin duygularına tercüman olan bu fikri seslendiren rahmetli Haydar Aliyev' in siyasetine övgüler yaparak , yaranarak, methiye kontenjanından Azerbaycan parlamentosunda koltuk kapan bazı milletvekillerinin Haydar Aliyev 'in altını çizerek belirlediği Türkiye ile Azerbaycan' ın Bir Millet düşüncesine karşı çıkmaları nasıl bir tezattır, ne yaman bir çelişkidir, anlayamadım..
Bölgesel sorunların bol, Türkiye ile Azerbaycan arasında ilişkilerin gayet güzel olduğu,birlikteliğin iki ülke menfaatlarına mükemmel hizmet ettiği bu süreci birileri provoke etmek için bir yerlerden düğmeye basmış olacak ki son günlerde  alim ve siyasetçilerden müteşekkil bir grup hızlı antitürk tebliği ne başlamış bulunmakta..
Türkiye Azerbaycan'ın toprak bütünlüğü ile bağlı devlet siyasetine dönüştürdüğü Karabağ'ın işgaline son verilmesi talebini  uluslararası arenada ısrarla gündemde tutan ve iç siyasetteki tüm konuşmalarında da tekrar eden tek ve kardeş olan devlettir.
Dış politikada Türkiye ile birlikte hareket edeceğini Uluslararası tüm toplantılarda net bir şekilde ifade eden Can 'dır Azerbaycan..
Büyük resimde gördüğümüz bu görüntü birilerini rahatsız etmekte, birilerine batmakta ki onlar da manipülasyon için amade olan grupu devreye sokarak nifak çıkarmak , Türkiye Azerbaycan ilişkilerini bozmak istiyorlar..
Başaramayacaksınız, merak etmeyiniz.
Yazıp çizdikleri sakız misali çeynenip atılacak, geriye ise Türk olmadıklarına dair itirafları kalacak.. Türk'e sövmeği marifet gören bu grupun  Alim ya da siyasetçi kimliklerine puan vermek hadsizliğinde bulunamam Türk olarak asaletim buna izin vermez , ama asıllarını inkar etmedikleri gayri Türk  olduklarını  itiraf ettikleri  için bir okkalı aferini hak ediyorlar.
Tanrı Türk'ü  Türk düşmanlarından korusun..
Türk"ün Gazi şehri Magosa 'dan selam sevgilerle ..
Türk Prof.Dr.Aygün Attar..
Not: yavru vatanda Kıbrıs tayım iş nedeni ile..
Bu konuyu döndükten sonra yazacaktım aslında ama Avrupa' dan çok sevdiğim Türklük davasının gayretli neferi Sefa Yürükel  hocanın " Aygün Hocam neler oluyor" dediği heyecanlı telefonu nedeni ile araçta yazdım.
***
Azerbaycan ile Türkiye bir millet iki devlettir.
Sizleri kutlarım.
Av. A.Erdem Akyüz
***
Sefa Yürükel den Çok acil uyarı: Azerbaycan da Türk düşmanlığı yayılmaya çalışılıyor
Değerli Dostlar, 
Aşağıdaki  ki iletide görüldüğü gibi bu ay içerisinde ikinci defa Azerbaycan da  sözde akademisyenler üzerinden yaydırılmak  istenen  Türkiye ve Türk düşmanlığı sabrın ötesine geçmiş durumda. Bu konuda  T.C yetkilileri tedbir alıp ve bu konuyu acele Azerbaycan devleti ve akademisyenleri ile görüşmeleri gerekmektedir. Yoksa bu tür sözde akademisyenler iki kardeş halkın arasını açmak isteyip, nifaklar sokup sahte bilgi ve yalanlarla terbiyesizleşeceklerdir. Bu iyiye alamet değil. 
Bunu Türk yetkililerinin ve akademisyenlerin  ciddiye almaları ve konu üzerine ivedilikle durmaları dileği ile bilginize yazıyorum. Saygılarımla 
Sefa Yürükel / Etnograf ve Sosyalantropolog
Soykırımlar ve terörizm araştırmacısı
Hollanda/Norveç
Tel. 004795298366 Norveç 
Tel: 0031 6 34 37 10 12 Hollanda 

7 Mart 2017 Salı

BÜYÜK BİRLİK PARTİSİ (BBP) Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Hakkı ÖZNUR; Anayasa Değişiklik referandum süreci ile ilgili olarak: "tek adam rejimine karşıyız" açıklamasında bulundu.

BBP YÜKSEK İSTİŞARE KURULU BAŞKANI ÖZNUR'DAN "BOMBA GİBİ" REFERANDUM AÇIKLAMASI..
Mensubu, görevlisi ve yetkilisi, önemli bir Kurul Başkanı olduğu Partisi adına kamuoyu ve halka hitaben bir basın açıklaması yapan Büyük Birlik Partisi (BBP) Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Hakkı Öznur: Anayasa Değişikliği referandumu süreci ile ilgili olarak "Büyük Birlik Partisi olarak, tek adam rejimine karşıyız" dedi. 
İşte, bu gün gündeme bomba gibi düşen o açıklama...
Referandum süreciyle ilgili BBP'den gündeme bomba gibi düşen bir açıklama geldi.  BBP Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Hakkı Öznur, yaptığı açıklamada "Millete dayatılan bu rejim değişikliğini kabul etmiyoruz. Bu Erdoğaniat bir rejim değişikliğidir" dedi.
İşte BBP adına yapılan basın açıklaması: 
"Anayasa değişiklikleri hiç bir toplumsal müzakere, sivil toplumun ve siyasal partilerin katılımı aranmadan, AKP tarafından dört duvar arasında hazırlandı, büyük bir telaş içinde TBMM’den geçirildi. Çağımız özgürlük ve demokrasi çağı iken İnsanlık katılımcı ve özgürlükçü demokrasiyi konuşurken 15 Temmuz ihanetini ve kalkışmasını fırsat bilen AKP iktidarı otoriter rejim fırsatçılığı yapmıştır.
BUNUN ADI OTOKRATİKLEŞMEDİR: 12 Eylül ruhu tekrar hortlatılmıştır. Korku imparatorluğu ülkeye hakim olmuştur. OHAL şartlarında yapılan bir anayasa değişiklği Türkiye’yi kucaklayamaz. Tek adam, tek parti rejimi Türkiye’nin devâsa sorunlarını çözemez Millet egemenliğinin Saray’a devredilmesi olan, “tek adam tek parti ” rejimi öngören son Anayasa değişiklikleri ile tüm temel hak ve özgürlükler baskı ve tahakküm altına alınmak istenmektedir. Bu anayasa değişikliği ile sistem demokratikleşmez, Ülke tek Parti dönemine döner ve tek adam rejimi oluşur. Bunun adı otokratikleşmedir.
BU, İYİ NİYETLİ BİR ANAYASA DEĞİLDİR: Cepheleşmeyi, kutuplaşmayı, ayrışmayı aşarak tüm farklılıklarımızla ortak bir yaşam kurmayı başarmamız, bu BAAS zihniyetli anayasa taslağı ile dayatılan rejim altında mümkün değildir! Meclisi yok sayan demokratik hukuk devleti ile asla bağdaşmayan bu sistem milleti birleştirmiyor, bölüyor ve kutuplaştırıyor. Halk oylamasına sunulan bu 18 maddelik taslak tek kelimeyle “Seyyar Tayyar Taslağı”dır. 
1-Bu iyi niyetli bir anayasa değişikliği değildir. “Fren-Denge Mekanizması” üzerine inşa edilmemiştir. Yapılan anayasa değişikliğinin demokratik meşruiyet eksikliği var. Demokrasiden ve milli iradeden söz edilemez.
2- Anayasanın demokratik bir anayasa olup olmadığı tartışmasından önce, hazırlanma yöntemi demokratik değil. Yine bu değişiklikler kabul edilirse Türkiye daha fazla kutuplaşacak cepheleşecek ve gerginleşecek.
3- Bütün güç tek bir merkezde toplanıyor ve demokrasiden uzaklaşılıyor. Yeni anayasa ile bütün güç tek kişide toplanacak, demokrasi ortadan kalkacak.
4- Bütçe, örtülü ödenek, KHK, tüzük, yönetmelik gibi yetkiler tek kişide toplanıyor.
5-Yeni Cumhurbaşkanlığı sistemi kapitalist enternasyonalin Türkiye’yi eyaletlere bölmek için dayattığı sistemin adıdır.
18 Maddelik Seyyar Anayasa Taslağı Değişikliği ile Şunlar Gerçekleşecektir:
- Öngörülen sistemle Cumhurbaşkanı tek başına devlet haline getirilmektedir. Bu sistemle Türkiye Cumhuriyeti devleti tek adam iktidarına bırakılacak. Yasama, yürütme ve yargının yetkileri tek adamda toplanacak.
-Bu Anayasa değişikliği ile yargı, yürütme, yasama cumhurbaşkanına tabi ve yürütmenin tümü partili Cumhurbaşkanına emanet edilmiştir. Bunun adı tek adam rejimidir.
- Demokrasilerin olmazsa olmazı sayılan kuvvetler ayrılığı Yasama (TBMM), Yürütme (Hükümet) ve Bağımsız ve tarafsız Yargı ortadan kalkıyor bu yetkiler doğrudan veya dolaylı olarak partili Cumhurbaşkanında toplanıyor.
- Bu sistemle Cumhurbaşkanı, yasama ve yürütme yetkisinin çok önemli bir bölümünün görevini kendisi üstlenmiş oluyor. Cumhurbaşkanı, kanun gücünde Cumhurbaşkanlığı kararnameleri yayınlayabilecektir.
- Bu sistemle Tek parti “tek adam” sistemi inşa ediliyor. “Tek adam” devletin tümüne hükmedecek. Hem hükümet hem Meclis hem de mahkeme olacak.
- Ülkeye cumhurbaşkanlığı sistemi getirme adına icra, yasama ve yargının nerdeyse tüm yetkileri tek adamda toplanıyor.
-Bu anayasa değişikliği ile Bakanlar, parlamentoya değil, kendilerini göreve atayan başkana karşı sorumlu olacaklardır. Dolayısıyla “başkanın adamları” olmaktan öteye gidemeyeceklerdir.
- Bu sistemle, Cumhurbaşkanı Meclisin yerine kanun yapıcı hale gelecek. Bu sistemle Cumhurbaşkanı yürütme yetkilerini kullanırken, Meclis’e bilgi verme durumunda dahi değildir
- Bu sistemle bakanlar cumhurbaşkanının iki dudağı arasında. Hükümet yetkileri Cumhurbaşkanının elinde toplanmaktadır.
- Bu sistemle, partili cumhurbaşkanı dış seyahat, hastalık ve diğer sebeplerle görevinden ayrıldığında, yerine başkan yardımcısı geçmekte ve partili Cumhurbaşkanının bütün yetkilerini kullanabilmektedir.
- Bu sistemle seçilmişler değil, atanmışlar devleti yönetecekler ve egemenliği temsil edeceklerdir.
- Partili Cumhurbaşkanlığı sistemi komünist faşist ve BAAS gibi otoriter ve totaliter rejimlerde olur. Demokratik hukuk devletinde partili cumhurbaşkanlığı olmaz
-Partili Cumhurbaşkanı öncelikle oy aldığı partisinin hizmetine koşacağında bütün milleti ( cumhuru) kucaklayamaz. Cumhurbaşkanı AKP genel başkanı olabilecek ve AKP genel başkanı da yargıyı belirleyecek. AYM’yi belirleyecek, HSYK’yı belirleyecek.
-Parti / devlet bütünleşmesi otoriter rejimlerde olur. Bütün güç ve yetkilerin tek bir merciide toplanmasının temel hak ve hürriyetleri nasıl kısıtladığı, iktidarın hoşuna gitmeyen kişi ve çevrelerin nasıl sürekli tehdit altında yaşamak zorunda bırakıldığı konusunda ülkemizde büyük bir tarihi tecrübe var.
- Bu sistemle, meclis saraya bağlı bir daireye dönüşüyor. Meclis sarayın bir ünitesi olacak. Bu sistemle, devlet meclisten çıkan yasalarla yerine kararnamelerle yönetilecek. Meclisin yetkisi kişi yada kişilere devredilemez.
- Bu sistemle Meclissiz devlet kuruluyor. Meclis üst organ olmaktan çıkarılıyor.
-1924 anayasasında TBMM “Cumhurbaşkanı bana bağlı olsun” diyordu. Bugün ise tam tersi söz konusu: Cumhurbaşkanı TBMM’yi kendine bağlıyor.
-Bu sistemle Meclis rahat çalışamaz. Vesayet altında kalır. Gazi Meclis’in hükümeti denetleme araçlarını yok etme girişimi, aslında Meclis’i yok etme girişimidir
-Son Anayasa değişikliği ile TBMM’nin bir danışma meclisi işlevine indirildiği ortadadır. Bir Kenan Evren ve Danışma Meclisi modeli karşımıza çıkmıştır.
-Bu anayasal düzenleme hayata geçirildiği takdirde “örtülü otoriterlik” gerçeği büsbütün pekişecektir. Türkiye, bu Erdoğanist sistemle Orta Doğu, Orta Asya ve Afrika’da görülen otoriter rejimlerle birlikte anılacaktır.
ABD, AB VE İNGİLTERE’NİN DAYATTĞI BAŞKANLIK SİSTEMİ ÜLKEYİ BÜYÜK KAOSLARA SÜRÜKLER: ABD,AB, İngiltere daha Turgut Özal zamanından beri Başkanlık Sistemini dayatıyor. Cumhurbaşkanlığı Sistemi girişimi, toplumu birleştirmiyor, bölüyor. Bugün Başkanlık sistemini savunan AKP hükümeti ile birlikte meydanlara ineceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, 1993 yılında Metin Sever ile Cem Dizdar’a verdiği röportajda, bu sistem için ‘emperyalist öneri’ demişti. Erdoğan, kapatılan Refah Partisi, MKYK üyesi ve İstanbul İl Başkanı iken verdiği röportajda başkanlık sistemini sertçe eleştirmişti. Erdoğan 1993 yılında konuyla ilgili “Başkanlık sisteminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucu ya da Amerikan emperyalizminin bize bir tavsiyesi” demişti.
Yıllardır tek parti sistemini eleştirerek taraftar toplamaya çalışanlar. Şimdi eleştirdikleri sistemden daha beterini kendileri inşa etmeye çalışıyorlar. Meclis’i yetkisiz bırakan partili Cumhurbaşkanlığı sistemini hedefleyen Anayasa Değişikliği vesayetçilerin yeni tezgahıdır. AKP Parlamenter sistemin krizine işaret ederek otoriter bir sistemi dayatmaktadır. Oysa Türkiye’de gerçek manada demokratik bir Parlamenter sistem asla söz konusu olmamıştır. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan “ bu sistem benim projem. Bu sistemle yetkileri tek elde toplayacağız” diyor. Başkanlık sistemlerinin kısa sürede diktatörlüğe döndüğü bir gerçektir Başkanlık sistemlerinde demokrasinin ömrü çok kısadır.
EVET - HAYIR KUTUPLAŞLAŞMASI ÜLKEYE ZARAR VERMEKTEDİR: Bugünkü kutuplaşma, Türkiye’nin hiçbir döneminde yaşanmadı. Bu çok korkutucu. Giderek otoriterleşen ve tek adam rejimine benzeyen AKP İktidarı kendisine biat etmeyen herkesi kriminalize etmeye ve baskı ile susturmaya çalışmaktadır. Olağanüstü hal rejimi içinde yapılacak referandum bir çok tartışmaları beraberinde getirmektedir. Temel hak ve hürriyetlerin kullanılamadığı, vatandaşların tehdit ve kaygı algısına muhatap olduğu bir ortamda seçim veya referandum yapılamaz.
Hukukun ve demokrasinin askıya alındığı, onlarca gazete, televizyon, radyo ve ajansın kapatıldığı, derneklerin kapısına kilit vurulduğu, 100 binden fazla kamu görevlisinin ihraç edildiği, AKP’ye muhalif olanların sindirilmeye, susturulmaya çalışıldığı bir OHAL ortamında yasalarımızı şekillendirecek bir referanduma gidiyoruz. Devlet imkanlarının “evet” için seferber edildiği ve Cumhurbaşkanında sarayından meydanlara indiği devlet ve medya gücünün her alanda kullanıldığı “hayır” diyenlerin sindirileceği bir referandum ne kadar sıhhatli olur? Cumhurbaşkanı kendisi için çıkartılan “tek adam” sistemi için partisi ile meydanlarda “evet” için propaganda yapıyor. Cumhurbaşkanı anayasayı açıkça çiğnemeye devam ediyor, hukuk devletini çiğniyor.
Saray ve hükümet devlet gücüyle “evet” kampanyası yürütecek. Ve yürütüyor da. Böyle adaletsiz ve eşit şartlarda yapılamayan referandum demokrasiye değil, kaosa hizmet eder. Türkiye’nin yönetim biçimine ve mevcut yapısına baktığımızda. Eşit ve hakkaniyetli bir referandum ortamı yok. Adaletli bir yarış olmayacağı OHAL şartlarından bellidir. Türkiye 12 Eylül askeri rejimi döneminde yaşanan bir çok anti- demokratik hadiseleri yaşıyor. OHAL şartlarında çıkardığı her KHK’ ile hukuk devletini çiğneyen siyasal iktidar, “ben istediğimi yaparım” umarsızlığı içinde sürekli yetki suiistimali yapıyor. Parti devleti inşa eden AKP “devlet benim, ya bana oy verirsin ya da ekonomik ve siyasal kaosa kurban gidersin”, “Ya tek adam rejimi ya da terör ve kaos” tehdidinde bulunuyor. “Ya kaos ya başkanlık” “Başkanlık gelmezse terör bitmez” diyerek algı operasyonları yapılıyor. Kirli yol ve yöntemler kullananlar Türkiye’ye büyük zararlar vermekteler.
AKP HÜKÜMETİ FAŞİST, DARBECİ, DİKTATÖR KENAN EVREN’İN İZİNDE GİDİYOR: 35 yıl sonra darbeci Kenan Evren ile aynı sözler, aynı kampanya sürdürülüyor. 1982 Anayasası Referandumu öncesinde il il gezip 'evet' oyu isteyen Kenan Evren, 'hayır' diyenleri "dış güçlerle işbirliği" yapmakla suçlamıştı.
Türkiye, tarihinin en kritik oylamalarından birine gidiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da AKP'nin 'başkanlık' anayasası kampanyasına katılıp 'evet' için propaganda çalışmalarına başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP'li isimler, 'hayır' diyeceğini açıklayan siyasi parti, STK, dernek ve yurttaşları, terör ve 'dış güçler'le ilişkilendirmeye çalışırken, AKP yandaşı medya da 'evet' propagandasında aynı yöntemle yürütüyor. Referandum ile ya demokrasi diyeceğiz ya otoriter sistem. AKP’nin “evet” çıkartmak için 15 Temmuz vurgusu, beka söylemi, istikrar – istiklal-istikbal söylemi tamamen politik popülizmdir. Pragmatizmdir. Ve kitleleri etkilemek için yapılan siyasi manevradır. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın ve AKP hükümetinin Referandumda “hayır” oyu kullananlarla ilgili “ 15 Temmuz'un yanında konum almaktadırlar .FETÖ ve PKK bağlantıları hayır'a destek veriyor teröristlerle aynı saftadırlar” sözleri çok tehlikeli ve asla kabul edilemez.
Cumhurbaşkanının “Hayır diyenler 15 Temmuz'un yanındadır" diyerek referandumda 'hayır' oyu kullanacakları darbeci ilan etmesi 'Hayır' diyenlere yönelik algı operasyonları kutuplaşmayı artırmaktır.
Anayasa değişikliğini savunan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, referandum sürecine ilişkin olarak 11 Şubat SETA’nın düzenlediği cumhurbaşkanlığı sistemi sempozyumunda Erdoğan “Hayır diyenlere bakıyoruz HDP, PKK, FETÖ...”
22 Şubat günü Ankara’da Müteahhitler Birliği Ödülleri'nde yaptığı bir konuşmada “Bir evet safı var, bir de hayır safı var. Kandil ne diyor? 'Hayır'da buluşalım diyorlar” diyor. AKP hükümeti ve yandaşları "Hayır" diyenler '15 Temmuzun yanındadır' diyor. Bu çok yanlış ve millet vicdanında kabulü mümkün olmayan yakışıksız ifadelerdir. Cumhurbaşkanı, Başbakan, AKP sözcüleri Anayasa değişikliğinin Meclis’ten geçerek referandum aşamasına geldiği günden başlayarak her konuşmalarında “Terör örgütleri anayasaya hayır diyor, hayır oyu kullananlar da onlar gibi terörist ve vatan hainidir” tarzında açıklamalar yapmaktadır. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 16 Nisan'da yapılacak olan anayasa değişikliğine ilişkin referandum sürecine dair,. 'Hayır' demek, eşittir çukur demektir”. Diyor . Bu sorunlu ve sıkıntılı asla kabul edilmesi mümkün olmayan bir üsluptur.
Türkiye, Erdoğan ve AKP'lilerin izlediği propaganda yöntemine yabancı değil. Askeri darbe yapıp ülkenin başına geçen cuntanın şefi Kenan Evren de 1982 Anayasası'nın propaganda sürecinde benzer bir yöntem izlemişti. 1982 Anayasası Referandumu öncesinde il il gezip ‚evet‘ oyu isteyen Kenan Evren, aynı AKP gibi hayır‘ diyenleri „”dış güçlerle işbirliği“ yapmakla suçlamıştı.
29 Ağustos 1982 günü Afyonkarahisar'a bir ziyarette bulunan Kenan Evren, kentteki Cumhuriyet Meydanı'nda yaptığı konuşmada şu sözleri söylemişti: “Dış güçlerle işbirliği yapanlar, anayasaya 'hayır' kampanyası açtı”. Ülkede korku, yılgınlık, caydırıcılık yaratmak istiyorlar 16 Nisan referandumundan evet çıkartmak için kirli yol ve yöntemlere başvuruyorlar.
“Evet” kampanyasını yürütenlerin kullandıkları sorunlu dil, agresif söylemler ve ötekileştirici kampanyalar ülkeye zarar vermekten başka bir şey değildir. Bunlar her dönemin güce tapıcılarıdır!
“Evet” diyenlerde “hayır” diyenlerde bu ülkenin evlatlarıdır, vatanlarını canlarından çok sevmektedirler. Herkes birbirine saygı duymalı, sevgi göstermeli çıkacak sonucu da hoşgörüyle karşılamalı ve demokratik olgunluk göstermelidir. Referandum kampanyalarında ötekileştirici, kamplaştırıcı, cepheleştirici ve ülkeyi gerilime sokacak dil uslup ve söylem kullanılmamalıdır.
BBP “OTORİTERLEŞMEYE” “TEK PARTİ”, “TEK ADAM” ZİHNİYETİNE KARŞIDIR: BBP tarihi boyunca kararlarını hep istişare ile almıştır. İstişare ile hareket etmiştir. Yapılan istişarelerden çıkan görüşler doğrultusunda hep kararlar almıştır. Referandum ile ilgili verilecek kararda partimizin yaptığı geniş istişarelerden çıkan görüş doğrultusunda olacaktır. BBP, 93 sürecinde , 28 Şubat, e –Muhtıra döneminde, 15 Temmuz kalkışmasında nasıl milli iradeyi savunarak, demokrasiye sahip çıkarak, her türlü vesayetçilerle mücadele ederek, Türkiyeyi BAAS’ çı darbeden kurtarıp tarih yazdıysa, bugünde yine her türlü anti demokratik girişimlere, dayatmalara, meydan okuyarak sivilleşmeyi, demokratikleşmeyi savunarak yine tarih yazacak ve aziz milletimizin gönlünü fethedecektir. BBP olarak her zaman söylüyoruz: Türkiye’nin demokratik ve sivil bir anayasaya elbette ki ihtiyacı var. Ama bu oldu bittiye getirilerek yapılabilecek bir iş değildir. Bu Anayasa değişikliği için gereken toplumsal uzlaşma sağlanmamış hassasiyetler göz ardı edilmiştir. Demokratik ve özgür bir ortamda toplumun bütün kesimlerinin görüşleri alınarak mümkün olan en geniş uzlaşma sağlanarak anayasa değişikliği yapılabilirdi. Bilerek yapılmadığı ortadadır. BBP, otoriterleşmeye, tek tipçiliğe karşıdır. Ötekileştirici değil, birleştiren ve bütünleştiren bir siyaset anlayışına sahiptir. BBP statükoyu reddeden ve muhalif duruşu olan bir siyasal harekettir.
24 yıllık şanlı bir geçmişe sahip olan BBP kire bulaşmamış, ihanete ortak olmamış, tertemiz mazisi olan partimiz ilkeli, seviyeli, dürüst çizgisiyle her zaman Türk siyasetinde yol gösterici ve yapıcı olmuştur. İktidar ve egemenliğin kökleri halktadır diyen, seçkinci ve ceberut bir devlet örgütlenmesine karşı çıkan, darbeci çevreleri ve rejimin otoriter yanlarını eleştiren BBP sisteme muhalif olan tek partidir. BBP üstünlerin hukukunu değil hukukun üstünlüğünü savunur. Vesayetlere, vesayeti savunan kirli siyasetlere daima karşıdır. Alperenlik oportünizm değil itirazdır! ve sisteme muhalifliktir. Askeri vesayete, bürokratik vesayetlere karşı olduğumuz gibi parti vesayetine de, yargı vesayetine de, parti devletine de karşıyız. BBP tarihi boyunca adaletsizliklere, haksızlıklara hep karşı çıkmıştır. Vesayetten ve güçten yana değil, milletten taraf olmuştur. Bugün de yarın da hep böyle olacaktır. Çare otoriterleşme değil, daha fazla demokratikleşme açıklık ve demokrasidir. (Ankara, Ajanslar - 07.03.2017)
SON DAKİKA "ŞOK HABER" 
BÜYÜK BİRLİK PARTİSİ GENEL BAŞKANI MUSTAFA DESTİCİ, PARTİSİNİN 16 NİSAN KARARINI AÇIKLADI.
BBP (büyük birlik partisi) 
"EVET" DİYOR
Büyük Birlik Partisi başkanı Mustafa Destici, 16 Nisan'daki "Anayasa Değişikliği ile ilgili" referandumda EVET diyeceklerini belirtti. Büyük Birlik Partisi yönetim kurulu başkanı, "Partimiz hükümet değişikliği sisteminin dışında kalmama kararı aldı. Referandumda EVET diyeceğiz" şeklinde konuştu.
"DEVLETİN VE MİLLETİN BEKASI İÇİN..."
Başkan Mustafa Destici, düzenlediği basın toplantısında yaptığı açıklamada, Yüksek İstişare Kurulu Başkanı HAKKI ÖZNUR'un açıklamalarının tam tersi istikamette ve Hakkı Öznur ile çelişkiye düşerek TEKZİP mahiyetinde olmak üzere: "Devletin ve miletin bekası, istikbali ve istiklali söz konusu olduğunu gördüğünde Büyük Birlik Partisi ve onun idealist kadroları hiçbir siyasi ikbal düşünmeden devletin ve milletin yanında durur. Bunun için 'evet' demeye karar vermiş bulunuyoruz" dedi.

22 Şubat 2017 Çarşamba

İstanbul Milletvekili İlhan Kesici, mevcut ekonomik tabloyu farklı açılardan BirGün’e değerlendirdi.

İSTANBUL MİLLETVEKİLİ İLHAN KESİCİ:
TÜRKİYE'DE; AKP’YE KADAR 5,1 OLAN BÜYÜME 3,3’E GERİLEDİ
CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici, mevcut ekonomik tabloyu farklı açılardan BirGün’e değerlendirdi. Referandumdan “Hayır” çıkması halinde, bunun hükümete bir uyarı anlamına geleceğini ifade eden Kesici, “Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, milletvekilleri yerinde kalacak ama hükümet ‘hayır’dan bir ikaz almış olacak. Türkiye’nin hiçbir siyasi devrinde, hiçbir siyasi değişiklikle insanlar kazanımlarını kaybetmediler. Çok partili döneme geçildiğinde bir tane bile CHP’linin burnu kanamadı. O nedenle kimsenin ekonomik kazanımlarını kaybetmek gibi bir endişe duymasına gerek yok” dedi. Kesici, ekonominin düze çıkması için yegâne yolun ayrışmaktan değil, birleşmekten geçtiğine işaret ederek, OHAL koşullarının ise uzun vadede Türkiye’ye ekonomik bilançosunun çok ağır olacağına dikkat çekti.
»Ekonomi alanında uzman bir isimsiniz. Bugün birçok AKP seçmeninin, mevcut ekonomik kazanımlarının bozulacağı korkusuyla referandumda “evet” diyeceği konuşuluyor. Bu endişeyi nasıl yorumlarsınız?  - Önce tersinden bakalım. “Evet”, Türkiye’ye büyük bir belirsizlik getiriyor, bunu bilmek lazım. Düşünün ki, halihazırda ekonomiye çare bulamayan bir hükümet, sistem değişikliğiyle nasıl bir çare bulacak? Siyasi ve ekonomik belirsizlik katlanarak artacak. Ama “Hayır” çıkması halinde, bu, hükümete bir uyarı olacak. Bu iyi bir şey. Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, milletvekilleri yerinde kalacak ama hükümet “hayır”dan bir ikaz almış olacak. Bu uyarı neye? “Dolar aldı başını gidiyor, ekonomik büyüme gittikçe küçülüyor, dış borç bulma yaklaşımı yanlış” demenin en önemli yolu “Hayır” demek. Mesajı alıp kendilerine çeki düzen verecekler. Bakın, Türkiye’nin hiçbir siyasi devrinde, siyasi devir değişiklikleri dahil, kimse siyasi veya iktisadi kazanımlarını kaybetmedi. Tek parti döneminden çok parti çok parti dönemine geçtiğimizde, 30 yıllık CHP’den iktidar Demokrat Parti’ye geçti, hiçbir CHP’linin de burnu kanamadı. Hiçbir CHP’linin herhangi bir varlığı sıkıntıya girmedi. O nedenle kimsenin endişe etmesine gerek yok.
Şemsiye delik deşik!,
»İnsanlar bu söze neden ve nasıl güvensin? Siz, ekonomideki mevcut kötü gidişata son vermek için nasıl bir formül sunuyorsunuz? Zira CHP, kimi kesimlerce yalnızca iktidarı eleştirmekle ve somut bir öneri getirmemekle eleştiriliyor.
Bazen ülkeler sıkıştığında ülkenin bütün potansiyelini harekete geçirebilecek, tüm insan varlıklarını da bir araya getirebilecek bir formülasyon ararlar. Sayın Cumhurbaşkanı böyle bir çağrıda zaman zaman bulunuyor: “Ben şemsiye açtım, gelin altında toplanın” diyor. Ama ben bu şemsiyeye alttan bakıyorum, her tarafı delik deşik! O zaman illa bir şemsiye açılacaksa beraber yapmamız lazım. Bunun içinde AKP, CHP, MHP ve HDP olmalıdır. Ama AKP derse ki ben tek başıma hareket edeceğim, o zaman onlara vereceğimiz akıl şu olur: Ekonominin bir sözcüsü olmalıdır, bir patronu. Ve bu patron Başbakan yardımcısı seviyesinde olmalı ve tüm dünyayla muhatap bu kişi olmalı, onun dışında kimse ekonomiyi konuşmamalı. Büyük bir ekonomik program hazırlanacak ve bu program bütün dünyaya anlatılacak. Kendi ekonomik kaynaklarımızı seferber edebilmek adına da yurtiçi aktörlere bakılacak. TÜSİAD, MÜSİAD, Odalar birliği, sanayiciler, ticaretçiler, turizm yatırımcıları gibi. Bu ekonomik program bunlara anlatılacak ve bu kapsamlı programa güven sağlanacak.
»Sözlerinizden anladığım, siyasi arenada AKP’yi güçlü kılan ayrıştırma politikasının, ekonomik alanda onun sonunu hazırladığı. Siz de bu nedenle ayrıştırıcı değil, birleştirici adımlarla ekonominin düze çıkabileceğini iddia ediyorsunuz, öyle mi? - Aynen öyle. Dahası, bu kapsamlı ekonomi programı için de bir eylem planı çıkarmak lazım. Sonra, ekonominin patronu olacak kişinin başkanlığındaki heyetler gidip uluslararası sempozyumlar, kolokyumlar yapıp programı anlatacaklar. Bir de, uluslararası kuruluşlar olmak üzere en az 25- 30 miyar dolar para bulmaları lazım. Bunu yatırımlar için de harcamayacaklar, cari açıklar veya borç ödemek için de harcamayacaklar. Bu parayı, Merkez Bankası rezervlerini kuvvetlendirmek için kullanacaklar. Bunu yaparlarsa bu kötü gidişatı durdururuz. Ama yapmazlarsa… Bakın her zaman kıştan sonra bahar gelmez. Bazen de karakış gelir. Ve bu gidişle karakış kapıda görünüyor.
Ekonomide gösterecek iyi bir şeyleri kalmadı
»Buradan yola çıkarak, AKP’nin referandum kampanyasında “Hayır”cılara bu kadar yüklenmesinin gerisinde yatan en temel neden, ekonomideki tablo demek doğru olur mu? Tabii ki. Referandum tartışmasında ekonomide iyi gösterebilecekleri bir şey olmadığı için “hayır” demek isteyenleri suçluyor, saldırıyorlar. Kendi ellerindeki malı anlatamıyorlar, çünkü anlatacak iyi bir şey yok. Bakın, AKP iktidarı, hem siyasi, hem bürokratik yönetim hem de kurumlarıyla, fazlasıyla eskidi. Artık fikri üretkenlikleri kalmadı. Oysa ekonomide yeni fikirlere, yeni programlara ve yeni kadrolara ihtiyaç var. Mevcut ekonomide yaptıkları yanlışlıkların kabul edilmesi gerekiyor. Bugün Türkiye’de hiçbir siyasi parti Türkiye’yi yönetecek kadroyu çıkarma potansiyeline sahip değil ne yazık ki. Türkiye 80 milyonluk bir ülke.
»Başkanlık sistemine geçilirse ekonomi düzelecek mi sorusu çok havada kalıyor. Sanıyorum asıl bilmemiz gereken, bugüne kadar parlamenter sistemlerden Başkanlık sistemine geçmiş ülkelerde ekonomik büyümenin sağlanıp sağlanmadığı… - Şu anki Anayasa teklifinin sunduğu bir başkanlık sistemi değil, ki bu zaten bir sistem değil. Bu sisteme geçersek ekonomiyi tek elden daha iyi yönetiriz deniyor. Oysa bununla ilgili ellerinde tek bir çalışma yok. Aksine hazırlanan uluslararası raporlar, başkanlık sisteminin ekonomiye olumsuz etkisini ortaya koyuyor. Parlamenter sistemle yönetilen ülkelerin, başkanlık sistemiyle yönetilen ülkelere göre yıllık büyümesi 1 puan daha yüksek. Parlamenter sistemdeki ülkelerin enflasyonu yüzde 6 daha düşük. Milli gelir dağılımı da yüzde 16- 20 arasında daha iyi parlamenter sistemde. Karşılığında hükümetin buna karşılık 1 sayfalık çalışması yok. Zaten ben referandumdan büyük oranda bir hayır çıkacağına inanıyorum çünkü tek adamlık bizim tarihimizde yok. Geleceğimizde olmamalıdır ve olmayacaktır.
»Türkiye OHAL şartlarını iliklerine kadar yaşıyor. OHAL’i, şu ana kadar insan hakları ihlali boyutuyla konuştuk. Ancak işin bir de ekonomi boyutu var. OHAL’in ekonomide kısa ve uzun vadede yaratacağı olumsuz etkiyi nasıl anlatırsınız?  - OHAL, ekonomiyi doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki şekilde etkiliyor. Öncelikle siyasal belirsizlik, siyasal iklim çok önemli. Çünkü ekonomiyle ilgili değerlendirme yapan ülkeler iç siyasal düzenin durumunu dikkate alıyorlar. Şimdi bu üniversitelerde hocalarının kendi aralarında tartışmasına bile engel olmak isteyen siyasal sistemi gören yabancı ülkeler, “aman bu ülke el yakar” derler. Bu eninde sonunda gelir, ekonomiye dayanır. Öteki kısmı da, OHAL kapsamında herhangi bir insanı herhangi bir şekilde, bir delil ya da iddianame bile olmadan, “seni bir yerden geçerken gördük karşı kaldırımda da terörle suçlanan bir adam vardı onla selamlaştın o yüzden ben seni terör zanlısı olarak alıyorum” diyebiliyor. Bunu dediği andan itibaren o kişinin bütün malına mülküne el koyuyor. O zaman Türkiye’ye borç veren insanlar da, kendi malına mülküne ne zaman el konulacağını bilemez. Yabancı yatırımcı da benim de başıma gelir diye korkar. Bunlar belli ki Batı dünyasının zihnen düşünme parametrelerini algılayamıyorlar, ya da aldırış etmiyorlar. O olmazsa Şangay Topluluğu ya da Körfez ülkelerinden alırız diyorlar.
»Şangay Topluluğu ya da Körfez ülkelerinin bizim ekonomideki sorunlarımıza çare olamayacağı çokça dile getirildi. Ama bir de sizden dinleyelim zira siz rakamlarla konuşuyorsunuz. Neden AKP, Batı ile ilişkilerini, en azından ekonomik tabloyu göz önünde bulundurarak, iyi tutmak konusunda ısrarcı olmalı? - Bakın, 2003- 2015 yılları arasında, bütün dünyaya ihracatımız 1.5 trilyon dolar. Peki Şangay Beşlisi ülkelerine ne kadarını yapmışız? 102 milyar dolar. Bunu Almanya ile kıyaslayalım. Sadece Almanya’ya 151 milyar dolar ihracatımız var. Yani bir tek Almanya eşittir bir buçuk katı Şangay topluluğu. Öbür perspektif olan Körfez ülkelerine bakalım. Bir kere Körfez ülkeleri tarihlerinin en vahim ekonomik durumlarını yaşıyorlar. Bu ülkelerin en zengini olan Suudi Arabistan’ın 2015 yılındaki cari işlemler açığı 53 miyar dolar, 2016’da da 42 milyar dolar. İki yıldaki cari işlemler açığı 100 milyar dolar yani. Şu an Suudi Arabistan kendi için dış borç arar durumda. Bir diğer “gözde” ülke Katar’ın da 2016’daki cari işlemler açığı eksi 2 milyar dolar. Yani körfez sermayesi deyip kafa karıştırmak anlamsız. O nedenle yegâne yol yine Batı’daki ülkelerdir.
Kişi başına düşen gelir giderek azalıyor
»Cumhuriyet Dönemi ekonomisinin tablosuna ilişkin hazırladığınız bir kitapçık var. Söz konusu kitapçıktan en önemli başlıkları paylaşır mısınız? - AKP’nin 14 yıllık iktidarı boyunca ekonomik büyümenin ortalaması yüzde 4.6. Ancak Cumhurbaşkanı’nın da (Abdullah Gül), Başbakan’ın da (Recep Tayyip Erdoğan) AKP’li olduğu, tüm bakanların ve Meclis başkanının AKP’li olduğu, parlamentoda üçte iki çoğunluğa yakın temsillerinin bulunduğu ve yüzde 47- 49 arası oy aldıkları 2007- 2016 arasına baktığımızda, gerçek tablo çok daha net ortaya çıkıyor. Zira bu 10 yılın büyüme ortalaması yüzde 3.3. Bu çok vahim bir tablo. Zira Türkiye Cumhuriyeti’nde, İkinci Dünya Savaşı gibi en vahşi savaş sorası artçı etkileri, 1960 ihtilali, 1971 darbesi, 1980 darbesi, arada 1974 Kıbrıs Savaşı ve bu nedenle Türkiye’ye konulmuş olan ekonomik ambargo ve askeri ambargolar, yanı sıra, petrolün varilinin 1970’de 1 dolar iken 1980’de 36 kat artması, 28 Şubat dönemi, 1994 ile 2001 ekonomik krizlerini de göz önünde bulundurduğumuzda, AKP dönemine kadarki yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 5.1.
Bunun yanı sıra, 2008’de başına düşen milli gelir 10 bin 444 dolar iken, 2014’te 10 bin 380 dolarmış. 7 yıl yerimizde saymışız, yani patinaj yapmışız. Ama patinajdan çıkılabilirdi, değil mi? Öyle olmadı. 2014’ten itibaren kişi başına düşen milli gelir de aşağı doğru düşmeye başladı. 2015’te kişi başına düşen milli gelir 9 bin 286 dolar, 2016’da 9 bin 200 dolar, 2017’de daha da küçük olacak. Demek ki burada vahim bir tablo var. 
Dahası, şimdi de, Türkiye’nin 2017 yılı içerisinde 200 milyarlık bir dış kredi borcunu döndürmesi lazım. Hem bunu döndürmemiz gerekiyor hem de bir yandan reyting kuruluşları Türkiye’nin notunu düşürüyor, hem de bir yandan IMF “aman” diyor. Aynı zamanda da, bizim bugüne kadar borç alıp verdiğimiz ülkelerle aramız tarihimizin en bozuk seviyesinde. Dahası, para verip abone olduğumuz, değerlendirme yaptırdığımız reyting kuruluşlarını en yüksek ağızdan rüşvetçilikle suçluyoruz. (REF: İLHAN KESİCİ, MELTEM YILMAZ - @meltemmmylmaz, Fotoğraflar: Recep Yılmaz [[BirGün, 21.02.2017-01:30 Söyleşi]] ÖNEMLİ NOT: Bu yayın için Sayın İLHAN KESİCİ'den "ULUSAL HABER & ULUSAL AJANS" adına (22 Şubat 2017-Çarşamba günü) özel olarak yayın izni alınmıştır. Teşekkür ederiz.  

20 Şubat 2017 Pazartesi

İHANETE YARDIM VE YATAKLIK TIRMANIYOR!.. KÜRT ENSTİTÜSÜ VE AB KOL KOLA. "Emperyalizmin kanatları altında, basına kapalı kollok Paris’te yapılacak"

İHANETTE SON  TANGO!.. EMPERYALİZMİN KANATLARI ALTINDA BİR KOLLOK!..
Emperyalizmin kanatları altında, basına kapalı kollok Paris’te yapılacak
Paris Kürt Enstitüsü Vakfı, niyetlerini de ortaya koyan ‘Türkiye İç Savaşın Kıyısında mı?’ temalı bir kollok düzenliyor. 17 şubat Cuma günü Pariste Fransız Millet Meclisi'ne bir kaç yüz metre mesafede toplanacak olan kollok iki açık oturumdan oluşuyor.
İlk oturum  ‘Türkiye’de Durum’,  moderatörü Le Monde gazetecisi Marc SEMO. M.Semo, Liberation gazetesi eski Türkiye muhabiri ve ‘Türkiye uzmanı’ gazetecilerden. Bu bölümde katılımcılar: Benjamin ABTAN, avrupa ırkçılığa karşı Hareket başkanı (EGAM). Hamit BOZARSLAN, l’EHESS’de Prof. Bu zat PKK/HDP,APO tezlerinin akedemik dünyadaki sözcülerinden. Ayrıca sözde ermeni soykırımı tezini, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Perinçek-İsviçre Kararına karşın, hala savunan sözde ‘bilim adamı’. Marie JEGO, Le Monde Türkiye Muhabiri. Ahmet NESİN yazar, Nesin soyadını hak etmesi tartışılan bir isim. Paris barosundan Martin PRADEL, avukat. Ve İstanbul’dan Radikal gazeteci Fehim TAŞTEKİN, Kafkas halklarının savunulucuğundan güneydoğuya savrulan bir isim. ‘Rojava Kürtlerin Zamanı’ kitabı, İletişim yayınlarında..!
İkinci oturum gene bir niyet ifadesi ‘Batılı müttefikler Türkiye’de ne yapabilir?’ Moderatörü Kendal NEZAN, Fransanın kanatları altındaki, Paris Kürt Enstitüsü Vakfı başkanı. Katılımcılar: Daniel AUROI, Avrupa İşleri Komisyonu başkanı katılıp katılmayacağı belirsiz. Osman BAYDEMİR, HDP Urfa milletvekili...  Sergio CORONADO milletvekili. Ska KELLER, avrupa parlamentosu Yeşiller Grubu eşbaşkanı. François LONCLE, milletvekili katılıp katılmayacağı belirsiz. Marianne MIKKO Avrupa Konseyi parlamenterler Asamblesi eşraportörü, katılıp katılmayacağı belirsiz. David PHILLIPS, ABD Kolumbiya Üneversitesinden hukukçu prof. Ve Mithat SANCAR, HDP Mardin milletvekili hukukçu prof.
Kollok, BOP çerçevesinde PKK/PYD terör örgütüne başta ABD-İsrail, emperyalizmin silahlı ve siyasi desteğinin devam ettiği koşullarda toplanıyor. Kollok, HDP başkanı Selahattin Demirtaş’ın ‘Emperyalizmle mücadele etmiyeceğiz’ sözünü kanıtlıyor. Emperyalizmin kanatları altında yapılan işbirliği bu tür kollokların  kimleri bir araya getirdiğini de gösteriyor Kolloğu,13 şubat sonrası akreditasyon kapandığı için basın izleyemiyecek. (Ajanslar, Gürler Akdora/Paris) 

11 Şubat 2017 Cumartesi

YSK (Yüksek (?) Seçim (!) Kurulu Başkanı: Sadi Güven) İLAN ETTİ! REFERANDUM: 16 NİSAN 2017, PAZAR

SON DAKİKA: "Yüksek Seçim Kurulu İLÂN ETTİ!.."

REFERANDUMUNUN KESİN TARİHİ: 
16 NİSAN 2017, PAZAR
Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Güven, anayasa değişikliği referandumunun 16 Nisan 2017'de yapılacağını açıkladı.
[[AA.11.02.2017-13.30-Ankara]]
Beyaz zemin üzerine "evet" Kahverengi zemin üzerine "hayır" basılacak. Güven, düzenlediği basın toplantısında, TBMM Genel Kurulu tarafından kabul edilen 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un, Resmi Gazete'de yayımlandığını anımsattı.
Anayasa değişikliklerinin halk oyuna sunulması hakkındaki kanunun 2'nci maddesinde, halk oylamasının yapılmasına ilişkin, "Kanunun Resmi Gazete'de yayımını takip eden 60. günden sonraki ilk pazar günü yapılır." ifadesinin yer aldığını aktaran Güven, "Bu hüküm çerçevesinde, anayasa değişikliği halk oylamasının, kurulumuzun 74 sayılı kararıyla 16 Nisan 2017 Pazar günü yapılmasına karar verilmiştir." dedi.
Bugün itibarıyla yurt içi kütüğüne kayıtlı seçmen sayısının 55 milyon 336 bin 960 olduğunu belirten Güven, yurt içinde kurulacak sandık sayısının ise yaklaşık 164 bin olduğunu bildirdi. Yurt dışı seçmen kütüğüne kayıtlı seçmen sayısının da 2 milyon 929 bin 389 olduğunu kaydeden Güven, bu seçmenlere halk oylamasında 57 ülke 119 temsilcilik ve 32 gümrük kapısında kurulacak sandıklarda oy kullandırılmasının planlandığını anlattı. Güven, belki birkaç ülke ve temsilcilikte değişiklik yapılabileceğini dile getirdi.
Gümrükler ve yurt dışı temsilciliklerinde kurulan sandıklarda oy kullanma arasında hiçbir fark bulunmadığına dikkati çeken Güven, "Yurt dışı seçmen kütüğü bu seçimde tek seçim çevresi olarak oluşturulmuştur. Böylece yurt dışı seçmen kütüğüne kayıtlı seçmenler bağlı bulundukları temsilcilik görev çevrelerinde kurulan sandıklarda veya oy verme günlerinde bulundukları yerlerdeki temsilciliklerde kurulan sandıklarda oylarını kullanabileceklerdir." diye konuştu. Güven, oy verme işlemlerinin yurt dışındaki temsilciliklerde 27 Mart-9 Nisan, gümrük kapılarında ise 27 Mart-16 Nisan tarihlerinde yapılacağını söyledi.
Sadi Güven, "Halk oylamasında beyaz renk üzerine 'evet', kahverengi üzerine 'hayır' ibareleri bulunan 2 ayrı renkten müteşekkil birleşik oy pusulası kullanılacaktır. Seçmenler tercih mührünü kullanarak oy verme işlemini gerçekleştirecektir." ifadelerini kullandı.